İstanbul Fotografları - Istanbul Photos

Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, ben boyle güzellik görmedim... :)

 

 

Boğazın bekçilerinden Karabatak Cezmi!

 

 

Topkapi Palace

 

 

Galata Tower

 

 

Kiz Kulesi

 

 

Aya Sofia

 

 

Rumeli Hisari

 

 

Arnavutkoy

 

 

 

One little house like a bird cage

 

 

Some old houses by the sea

 

 

Ortakoy Mosque

 

 

Ciragan Palace

 

Son Istanbul ziyaretimizden cektigimiz harika fotograflari paylasayim istedim... Yok boyle guzel bir sehir!

 

Yaşayan Şehir, Paris

İki çeşit güzellik vardır; biri yaşadıkça artar, diğeri azalır. Güzel bir kadını ya da erkeği düşünün. Kimisinin o ilk göze çarpan güzelliği yerini sıradanlığa bırakmıştır, kimisi ise kat kat daha güzelleşmiştir tanıdıkça. Bunun sebebi güzelliklerin altında yatan derinlik ve mana ya da tam tersi olan sığlıktır. Şehirlerde insanlar gibi, bazıları yaşadıkça güzelleşir, bazıları sıradanlaşır. Kiminin her dönemecinde farklı bir süpriz bekler sizi, yeni bir ayrıntı çarpar gözünüze. Kimi şehirlerde hep aynıdır. Bir süre sonra içiniz sıkılır bu sıradanlıktan. Mesela benim su anda yasadigim şehir Heverlee, çok düzenli ve güzel ama sıkıcı ve sıradan.. Neyseki iki ay sonra temelli ayrılıyoruz buradan.

Bu sıradanlıktan kaçmanın yolları yakın sayılabilecek şehirlere yapılan ziyaretler.

Benim favorim Paris. Her ziyaretimde ayrı bir güzelliğini gördüm bu şehrin. İnsanda hayranlık uyandıran mimarisinin yanı sıra her şeyi ile yaşayan bir şehir. Son Paris seyahatinde çok özel bir misafirimi gezdirdim ve en özel mekanları seçtim kendimce.

İlki Latin Quarter'da yer alan Le Procope isimli restoran..

Paris'de ki en eski restoran ve ilk kafe olma özelliğini taşıyor. 1686 yılından beri hizmet vermekte olan Procope'da kimler yemek yememişki. Napolyon'dan tutun da çocukken masallarını dinlediğimiz La Fontaine'e kadar. Sanatçılar, politikacılar, yazarlar... Sicacik aydinlatmasi, duvarlarda yer alan portreleri ve leziz yemekleri ile klas bir Paris akşamı geçirebileceğiniz bir mekan. Deniz kabukluları ile ünlü imiş burası ama menüde damak tadınıza uygun bir çok seçenek var. Garsonarın kibarlığı ise hiç Paris'e uymuyor. Linkde ki galeriyi ziyaret ederek restorant'ın resimlerini görebilirsiniz. http://www.procope.com/en/index.htm

Diğer bir mekan ise, ister yemek yiyin ister yemeyin ama muhakkak görülmesi gerekan başka bir yer. Le Train de Bleue. Burası Gare de Lyon'nun ikinci katında yer alıyor. 1900'lerin başında hizmet vermeye başlamış. O zamanlar uçak yerine tren kullanıldığı için seyahat edecek olan bir çok ünlünün trene binmeden önce oturup bir şeyler yediği veya kahvesini yudumladığı  bir mekan imiş. Güneş battıktan sonra giderseniz çok daha fazla ayrıntı yakalayabilirsiniz.

Oldukça göz dolduran bir mekan burası. Baktığınız her yer duvarlar, tavanlar manzara resimleri ile kaplı. Bunlar eski tren yolunun güzergahı üzerindeki yerlerin ünlü ressamlar tarafından yapılmış resimleri. Paris'i gezerken metro ile olsa bile yolunuz Lyon garı durağından geçer. Durup bu mekana bir göz atmayı ihmal etmeyin.  

Kendinizi Orient Express'e binmeye hazırlanan bir yolcu gibi hissedeceksiniz.

Restorantın linki http://www.le-train-bleu.com/

 

Picasso, Guernica - En iyi Politik Resim

 

Aşağıdaki linke tıklayıp resmi daha büyük görebilirsiniz.            

http://www.inminds.co.uk/guernica.jpg

Madrid'de modern sanat eserlerinin sergilendiği Reina Sofia isimli müze'ye girer girmez ikinci kata çıktık. Önündeki büyük kalabalığı yararak Pablo Picasso'nun en ünlü eseri Guernica'nın önünde yerimizi aldık ve oldukça büyük olan eseri yaklaşık beş dakika boyunca seyrettik. Ben bakıyor ama göremiyordum. Bu resmin neden bu kadar ses getirdiğini ve neden en ünlü politik eser olduğunu anlayabilmek için o dönemde yaşananlara bir göz atmak gerekiyormuş...

Yil 1937, İspanya'nın faşist lideri Francisco Franco başta ve kanlı bir iç savaş devam etmekte. Franco'nun İspanya'nın kuzeyinde yaşayan halk ile arası pek de iyi değil ve dönemin diğer bir faşist lideri olan Hitler'e hava kuvvetlerinin yeni silahlarını bu bölgede bulunan, Guernico isimli köy  üzerinde deneme izni veriyor. 

O güne kadar görülmemiş şiddette olan bombalama sonrası Guernico yerle bir oluyor. O sıralar Paris'de yaşayan İspanyol sanatçı Picasso bu kanlı bombalamayı anıt boyutunda bir tuvale yukardaki gibi resmediyor.

Sanatçının resimde kullandığı semboller uluslar arası. Böylece tüm dünyada olan savaşların dili oluyor bu tablo adeta. Ortada sırtında mızrak olan at, insaniyetin kaba kuvvet karşısında pes edişini sembolize ediyor. Boğanın yanında belli belirsiz gözüken güvercin barışı temsil ediyor ama olanlara ağlamaktan başka yapabileceği bir şey yok. Atın yanına düşmüş sürücünün kırılmış kılıcı yenilgiyi sembolize ediyor.

Tüm bu bilgiler ışığında tekrar resme baktığmızda ; Sakin bir hayatın sürdüğü Guernico bombalanmaya başlıyor ve insanların hayatı bir anda değişiyor.En sağda bir kadın gökyüzüne bakıyor.Ortada at korkudan bağırıyor.At üstünden düşen bir adam ölüyor. En sağ köşede yaralı bir kadın yıkıntılar arasından sokağa çıkmaya çalışıyor. Ama bir kabus, kara basan gibi kalın bacağı onu geri çekiyor ve kadın kaçamıyor. Solda İspanya'nın sembolü boğa olan biteni izliyor. Hemen altında yer alan anne ve bebeğe bakıyor. Bebek ölmüş ve annesi çaresiz bir şekilde onu kucağında tutuyor. Bu arada bu bir modern pieta. Meryem Ana'nın İsa'nın ölü bedenini hüzünle kucağında tutmasının resmedilmesine deniyor Pieta. Ortada bir kadın kafasını uzatmış olan biteni izliyor. Ve tüm bu manzara ortada sabit çıplak bir ışık tarafından aydınlatılıyor. Bu ışıkta Picasso'nun tüm bunları resmederek tüm insanlığa Franco ve Hitler'ın gaddarlığını göstermek istediği anlamına geliyor.

Resim hakkında söylenecek çok söz ve yapılacak çok yorum var. Picasso hayatta iken sergisini dolaşan bir Alman generalin 'Bu resmi nasıl yaptınız?' sorusunu 'Ben değil siz yaptınız!' diyerek yanıtlaması belkide verilecek en iyi cevap. Yapılacak en düşündürücü yorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

Boğa Güreşi Vahşeti

Madrid'de arenanın önünde biletlerimizi alırken çok heyacanlıydım. Hayatımda ilk kez bir boğa güreşi görecektim. Hiç bir ayrıntıyı kaçırmamak için mümkün olduğunca önden istiyordum yerimizi.

Güreşin başlamasını beklerken neredeyse bir futbol stadyumu kadar büyük arenanın yavaş yavaş dolduğunu görüyorduk. Bu arada arenakenarında bekleyen işlemeli parlak kıyafetleri ile matadorları gördük. Kıyafetleri o kadar ince işlenmiş ve kendileri o kadar ufak tefek idiler ki, bunların kızgın bir boğa ile nasıl baş edebileceklerini düşünüp endişelendim onlar adına. Tabii bu güreşin hiç de adil omayacağının henüz farkında değildim.

Ortam giderek renkleniyordu, benim tam tamcılar dediğim bando takımı hemen yanımızda yerlerini aldılar. Önümüze ufak bir kız çocuğu ile onun gayet şık giyimli anne ve babası yerleşti.

Sağda solda çekirdek yiyen bir çok ispanyol kadını oturuyordu. File çoraplar giymiş beyazlar içinde bir başka kadın geldi. Operaya gelmiş kadar şık giyimliydi hanımlar. Hanımların çokluğu ve şıklığı bu boğa güreşi denilen şeyin oldukça eğlenceli olacağını düşündürdü bana.Tam tamcıların çalan davulları ardından iki atlı çıkıp ve hoş bir gösteri yaptı.

Merak ile bekliyordum güreşin başlamasını. Ortam sirk havasında idi. Sonra mızraklı atlılar ve ellerinde kocaman pembe pelerinler olan matadorlar çıktı arenaya.

Tek eksik olan bir boğa idi, o da çok geçmeden koşarak çıktı arenaya. Gördüğü pelerinlerden hangisine koşacağını şaşırmıştı. Matadorlar boğa onlara doğru gelirken, arkası demirden olan bir kapının ardına saklanıyorlardı. Boğa da bu duruma kızıp boynuzlarını bu tahta kapıya geçiriyordu.

Ben boğanın bu kadar koşturulmasına ve kızdırılmasına üzülmeye başlamıştımki tam tamcıların çaldığı borazan ile asıl vahşet başladı. Mızraklı iki atlı çıktı arenaya. Atlarının gözleri bağlı idi. Kızgın boğa atlardan birine doğru koşmaya başladı ve boynuzlarını atın gövdesine geçirdi, üstü sert bir şey ile kaplı olan at dengesini kayıp edip sendeledi. Bu arada atın üzerindeki adam elindeki mızrağı kızgın boğanın sırtına sapladı.Mızrağın ucu boğanın sırtında kanayan yara açtı.

Boğa daha da kızmıştı ve elinde pelerin olan matadorların üstüne koşuyordu. Sonra elinde üstü tüylü çubuklar olan adamlar belirdi. Bunlar ellerindeki ucu sivri tüylü çubuklar ile kendilerini ustaca boğanın önüne atıp, bu çubukları boğanın sırtına saplayıp kıvrak bir hareket ile kaçıyorlardı. Can havliyle oraya buraya koşan boğanın sırtından kanlar akıyorduki benim için boğa güreşi artık eğlence olmaktan çıkmıştı. Kesin artık bu vahşeti diye bağırmak geliyordu içimden.

Bilmem kaç matador boğanın sırtında yarayan kana açıp, boğayı koşturup yorduktan sonra kırmızı pelerinli bir matador tek olarak çıktı boğanın karşısına. Ve diğerleri gibi koşup saklanmadan pelerini ile boğayı kızdırarak kendi etrafında  sözde kahramanca döndürmeye başladı. Zavallı boğanın artan kızgınlığına tezat sırtında kanayan yarası yüzünden gücü azalıyordu artık.

Matador pelerinini boğanın kafasından gövdesine doğru aşırtırsa insanlar oley diye bağırıyorlardı. Sonra tam tamcılar ölüm borazanını çaldılar ve matador elindeki kılıcı boğaya sapladı. Ben artık vahşete bakamıyordum. Boğa can çekişerek yere düştüğnde o şık elbiseli hanımlar ayakta alkış tutuyorlardı. Ben ise boğayı yerde can çekişirken görünce kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. İnsanların sevinç çığlıkları arasında, eşim beni ağlamamam için teselli ediyordu. Ben olan biteni izlemiyordum artık. Boğayı can çekişmemesi için beynine bir şey saplayıp öldürmüşler. Sonra iki at geldi, boğayı sürükleyerek çıkardılar arenadan.

Bu vahşet iki matador ile değişimli olarak yedi kez daha tekrarladı. Ben güneş gözlüklerimi takıp gözlerimi kapadım. Böyle bir vahşeti izlemek istemedim daha fazla. Kolaysa tek başına çıkıp hayvana onca eziyet edilmeden önce kılıcını saplamayı deneseye matador.Hiç adil omayan bu boğa güreşi tam bir vahşet idi bence. Zaten bu kadar vahşi olduğunu bilseydim baştan gitmeyi red ederdim. Nerede avrupanın insaniyeti, nerede hayvan hakları?

Beş Güzel Bir Arada - Cinque Terre

Bu tatilde de anladım ki ben tam bir deniz tutkunuyum. On günlük İtalya gezisinin ana teması Toskana idi. Ama ben 5 gün kaldığım ve adım adım gezdiğim Toskana bölgesinden önce, heyecandan daha fazla içimde tutamıyacağım Cinque Terre'yi anlatmak istiyorum.
Burada yalnız bir gün geçirdik, on güne bedel bir gün. Modern dünyadan soyutlanmış bir yer. İnsanların günlük problemleri denizin ve kayalıkların arasında kaybolmuş gitmiş, herkes yüzünde mutluluğa hipnoz edilmişcesine bir ifade ile geziniyor.
İtalya'nın Fransa ile kıyılarını paylaştığı Akdeniz'in adı burada Ligurian Denizi olmuş ve Ligura ismi aynı zamanda İtalya'nın kuzey batısında bir bölgeye de verilmiş.
Burada ne rönesans'ın doğumundan bir iz ne de gezilecek bir müze var. Yalnızca doğa,güneş, şarap, harika yemekler ve dokunulmamış bir yaşam. Cinque Terre tam olarak türkçeye çevirirseniz  beş toprak anlamına geliyor.
 
Denize inen sarp kayalıklar kıyı şeridinde girinti çıkıntılar oluşturmuş ve 11 kilometre buyunca uzanan bu sarp kayalıklar üzerine birbirine yakın ve uzak mesafede beş ayrı köy kurulmuş. Bu bölge trafiğe kapalı,ulaşım ya yürüyerek ya da tren veya bot ile sağlanıyor.
                                                                                                                      
Bölge ulusal park ilan edilmiş ve korumaya alınmış. Ama bu köylerde yaşayan insanlar hayatlarına aynen devam ediyorlar. Son zamanlarda turizm anlamında çok popüler de olsa halk hala şarapçılık, balıkçılık ve zeytincilik gibi ata mesleklerini devam ettiriyor. Romalılardan bu yana bölgenin beyaz şarabı meşhur.
Kayalıklar üzerine kurulmuş köylerde, birbirine yaslanmış bir kaç katlı evler ve bunlar arasında daracık merdivenli sokaklar var. Evler birbirlerine öyle bir yaslanmış ki birine bir şey olsa diğerleri de domino taşı misali yıkılacak gibi duruyorlar.
Ve italya'nın olmazsa olmazı, balkonlardan bayrak gibi dalgalanan çamaşırlar, pastel renkli evleri bütünlüyor. Hani sanırsınız ki hanımlar çamaşrlarının temizliğini birbirlerine sergileme yarışındalar. Bu beş köyün isimleri Riomaggiore, Manarola, Corniglia, Vernezza, Monterossa al Mare. Bu isimler akılda tutması zor olduğu için numaraları ile anlatacağım köyleri size.
Biz bir numaralı köyün girişinde arabımızı park ettik ve denize doğru inen yokuşu ve merdivenleri takip ettik, ufacık koyunda bir kaç sandal ve sokaklarında bir kaç çekici dükkan gördükten sonra, diğer köylere yürümek ve tren almak için biletimizi aldık ve  nefes kesen bir deniz manzarası eşliğinde kayaların üstünde açılmış yoldan iki numaralı köye doğru yola koyulduk. Anlatılmaz yaşanır derler ya ben de fotoğraflar ile anlatmaya çalışayım nefes kesen manzarayı.
İkinci köy birinciden çok farklı değildi ve biz yürümekten aldığımız zevki pekiştirmek üzere, bir saat yürüme mesafesindeki üçüncü köye doğru yola koyulduk. Sonra yarıyolda bilmediğimiz bir sebepten dolayı yolun kapalı olduğunu anlayıp ikinci köye geri döndük. Burada yemek yemeye karar verip şirin bir aile işletmesi olduğunu düşündüğümüz bir yere girdik. Anne-kız masalar arasında sanki evlerine gelmiş misafirleri ağırlıyor gibiydiler. Bizde onların bu misafir perverliğinden nasibimizi alıp harika bir makarna ve balığı bölgenin şarabı eşliğinde mideye inidirdik. Herşey çok lezizdi. 
Fazla vaktimiz olmadığı için denize kıyısı olmayan üçüncü köyü geçerek en iyisi olduğunu duyduğumuz dördüncü köy Vernezza'ya doğru tren aldık. Burada italyanca bir deyimi yaşayarak öğreniyorsunuz, "vita pigra di Vernezza" , Vernezza da tembel hayat anlamina geliyor. Biz de kuralı bozmadık kayaların üstüne uzanıp diğer tembel turistlere ve denize karşı meyveli dondurmamızı ağır ağır yedik. Tüm turistler söz birliği etmişcesine uzanmış ve sessizce konuşuyorlardı. 
Beşinci köy diğerlerinden farklı olarak araba ile girişin mümkün olduğu bir yer idi. Ve yine diğerlerinden farklı olarak burada kumsallar vardı. Birde italyanların doğanın içine bile sanatı sokmalarının harika bir kanıtı.
Görünce bir an irkildim bu kayalara sırtını yaslamış insan figürünü. Biz bu beş güzelde henüz mevsimi olmaması dolayısıyla yalnızca yürüyüş ve yemek ile yetindik, oysa burada yapacak çok şey var, denize girmek, dalmak, balık tutmak, tepelere tırmanmak, akşamları barlarda geç saate kadar mehtap ile romantizm yaşamak... İtalya'ya yolunuz düşer ise Toskana bölgesine yakın olan bu güzelliği görmenizi tavsiye ederim.